DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mehmet BİLGİN
Mehmet BİLGİN
Giriş Tarihi : 13-06-2025 23:25

IRGATLIK...

IRGATLIK...
ADIYAMAN'IN KADERİ, ADIYAMANLININ ALIN YAZISI...
Yıl 1987. Ortaokul 2. sınıf bitmiş, yaz tatiline girmiştik. Tatil ile birlikte arkadaşlarımın bir kısmı, başta İstanbul olmak üzere çalışmak ve harçlıklarını çıkarmak için yollara düştüler. Köyde neredeyse genç erkeklerden kimse kalmıyordu. 

Fakirlik, yoksulluk diz boyu. Hemen hemen her evde bu kader yaşanıyordu. Köydeki tarlaları ekip biçme ve hayvancılık karın doyurmaya yetmiyordu. Evin büyüklerinin mutlaka dışarıya gidip yılda 3 ay, 5 ay çalışması gerekiyordu. Aksi halde geçinmek zordu.

Haziran ayının ortalarıydı. Köyümüz Sincik'ten Yozgat iline bu yıl da çok sayıda aile mercimek yolmaya gidecekti. Daha önce defalarca gidenler olmuştu. 
Tıpkı Giresun'a fındık toplamaya gittikleri gibi...
Tıpkı Sivas'a nohut toplamaya gittikleri gibi...
Tıpkı Malatya'ya kayısı toplamaya gittikleri gibi...
Ve tıpkı Adana'ya pamuk toplamaya gittikleri gibi...
Ben de ailemden izin aldım ve Yozgat'a gidecek olan bir grupla birlikte gitmek için hazırlıklar yaptım.

Nihayet gidiş günü gelip çatmıştı. Torbaya birkaç giyecek ve öte beri koyup araçtaki en arka koltukta, cam kenarında yerimi aldım. Araç şehir için köy postası yapan eski model 50 NC marka bir otobüstü. 20 kişilikti ama biz tamı tamına 29 kişiydik. 5'i çocuk-genç olmak üzere ağırlıklı kadınlardan oluşuyordu. Tıkış tıkış olmuştu arabanın içi. Eşyalarla birlikte adım atacak yer yoktu. Akşamüstü konu komşuyla vedalaşıp yola çıktık.

Bendeki heyecan çok farklı bir boyuttaydı. 
Çünkü ilk defa köyden çıkıp bir şehre gidecektim...
Çünkü ilk defa kendi paramı kazanacaktım...
Çünkü o parayla hayalini kurduğum bir takım elbise alacaktım, bir de dolma kalem...

Yaklaşık yarım saat sonra tarihi Cendere Köprüsü'nün üzerinden geçtik. Burayı daha önce görmüştüm. Dedemlerin köyü olan Damlacık yakındı ve ben çocukluğumda arada buraya geliyordum. İlk defa arabayla üzerinden geçiyordum. Daha sonra zorlu Karakuş tepesinin yokuşunu zar zor aştık. 
Derken önce Kâhta ve sonra da Adıyaman'ın içinden geçiyoruz. Yüksek yüksek binalar,  bir sürü araç, at arabaları, insan kalabalıkları, büyük büyük bakkallar, takım elbise dükkanları, sokaklar ve caddeler en çok dikkatimi çekmişti. İlk defa görmüştüm ben bu manzaraları. Zira köyde en fazla iki katlı evlerimiz vardı ve bir de küçük bir bakkalımız.
Sağda büyük bir binanın önünden geçerken elçimiz(rehber) Ali Amca:
-Aha bu gördüğünüz bina hükümet konağıdır! Bizi yöneten vali bey burada oturuyor.

Adıyaman geride kalmıştı. Güneş gözümüzün önünden yuvarlanıp ufuktan kayboluyordu. Etraf yavaş yavaş kararıyor, arabanın içi de kararıyordu. Camdan manzarayı seyredemiyordum artık. Dolayısıyla canım sıkılmaya başladı.

Yolculuğumuz yaklaşık 10 saat sürecekti. Yani sabah erken saatlerde Yozgat'ta olacaktık. İlk molamızı Pazarcık'ta verdik. 
Hasari kaptanımız tek başınaydı. Yedek şoför yoktu. Bundan dolayı yolda sık sık mola verip dinlenmesi gerekiyordu. Kaptan, kaset çalardan karışık doldurttuğu kaseti evire çevire dinletiyordu bize.  Benim çok hoşuma gidiyordu bu müzikler. Çünkü köyümüze elektrik daha yeni gelmişti ve müzik dinleyecek ne radyo ne televizyon ne de kaset çalarımız vardı. En son İbrahim Tatlıses'in Ayağımda Kundura parçasını dinlerken uyumuşum.

Ayşe Teyze'nin(Xalta Eşê)'Mehmet kalk geldik!' demesi ile uyandım. Yozgat'ın Boğazlıyan ilçesine bağlı Sarıkaya köyüne gelmiştik. Etraf gözün görebildiği kadar tarla ve sapsarıya boyanmıştı sanki. ‘Bu nedir böyle' diye düşünürken, Ahmet abi; 
-İşte mercimek tarlaları, toplayacağımız mercimekler bunlar'! dedi. 

Eşyalarımızı indirdik. Xışımız çıkmıştı neredeyse. Baraka gibi bir yer gösterdiler. Burası kalacağımız yerdi. Tek katlı eski bir bakkalmış. Biz şanslıydık. Çünkü genelde çadırda kalıyormuş gelen işçiler. Bizimkisi en azından üstü kapalı, duvarları olan bir yerdi. Yani şanslı sayılabilirdik.  
İki aileyi başka ağalara verdiler. Biz çoğunlukla orada kaldık. Mustafa ağanın barakasında. O gün eşyalarımızı yerleştirdik, etrafı dolaştık, ablalar ve yengelerin yaptığı çorbayı içtik. Erkenden yatmamız gerekiyordu. Yarın güneş doğmadan mercimek tarlasında olacaktık. Çünkü biz artık işçiydik, ırgattık, marabaydık.

Tek gözlü bir barakada tamı tamına 20 kişi yan yana, sırt sırta yatmaya koyulduk. Şafakta uyandırdılar. Traktörün kasasında tarlaya ırgat yolculuğumuzun ilk günü böylece başlamış oldu. Mesai saatlerimiz güneşin doğuşu ve batışıydı. Yaklaşık yarım saat sonra varmıştık mercimek tarlasına. Güneş de ilk hüzmelerini sarı tarlaların üzerine yavaş yavaş bırakıverıyordu.

Tarlanın en başında ip gibi dizildik. Tarlanın diğer ucu görünmüyordu. İbrahim Abinin ‘Hadi Bismillah’ demesiyle mercimek yolma serüvenimiz başlamış oldu. Eldiveni olanlar eldivenini takmışlardı. Benim yoktu eldivenim. 
İki saat sonra kahvaltı geldi. Tarla kenarındaki akasya ağacının altında toplanıp kahvaltımızı yaptık. O iki saat bu işin çok zor olduğunu, devamını getirmekte zorlanacağımızın sinyallerini vermişti. Lakin yapacak bir şey yoktu. Mecburen devam edecektik. Para lazım, ekmek lazım, su lazımdı… Ve benim takım elbise, dolmakalem hayalim vardı. 

Öğle yemeğinden sonra biraz daha ağırlaşmıştık. Büyükler söyledikleri ve sırayla bize söylettikleri şarkı-türkülerle ve anlattıkları masal ve hikâyelerle bizleri motive ediyorlardı. Özellikle neşe kaynağımız Ahmet abinin sesinden güzel türkü ve ilahiler dinliyorduk. 

İlk gün çok yorucu geçmişti. Dizlerde derman kalmamıştı neredeyse. Yine traktörün kasasında eve döndük. Akşam yemeğini ablalar-yengeler hazırlıyorlardı bunca yorgunluğun üstüne. Fakat yorgunluktan bazen yemeği yemeden uyuyanlar bile oluyordu. Banyo, tuvalet ve su büyük bir sıkıntıydı. Dışarıda, barakanın bitişiğinde ikisini bir arada yapmışlardı. Sıraya girerdik askerdeki gibi. Bazen sırası çok uzayabiliyordu.

Malumunuz tarlada bahçede çalışan kimse yemeği de fazla yer. Bir gün öğle yemeğinde sulu yemek, pilav ve salata yaptırmıştı Mustafa ağamız. Kendisi de arada gelir ve bizlerin çalışmalarını kontrol ederdi. Çok halim selim ve anlayışlı biriydi. Bildiğimiz klasik ağalardan değildi. Hanımağayı da getirmişti. Tabi herkes kurt gibi acıkmış. Tabağın biri doluyor, biri boşalıyordu. Habire ekmek isteniyordu. Bir ara Hanımağa Mustafa ağanın kulağına bir şeyler söyledi. O da bize döndü ve şunu söyledi:
-Hanım! dedi. Bunlar çok yiyorlar ama çok da çalışıyorlar. (Gülüşmeler...)

Böylece bir iki derken onbeş günün sonunda o gözümüzde büyüttüğümüz mercimekleri yolup bitirmiştik. Sıra para almaya gelmişti. Parayı direk bize vermediler. Elçi Ali Amca, ağadan toplu alıp kendi yüzde onluk payını ayırdıktan sonra bizimkileri teker teker sayarak verdi. İlk kazancımı, ilk alın terimin karşılığını almıştım. Artık takım elbise ile dolmakalem hayalim gerçeğe dönüşmeye çok yakındı. 

Dönüş için hazırlıklarımız tamamdı. Hasari kaptan yine gelmişti. Dönüş yolculuğumuz başlamıştı ve daha keyifliydi. Çünkü cepte paramız vardı ve moladaki lokantalarda yemekler yiyebiliyorduk. 

Yine bir akşamüstü çıkıp sabah Adıyaman’a varmıştık. Kahta’da alışveriş yapacağız dediler. Nihayet hayalim gerçekleşmiş ve takım elbiseme kavuşmuştum. Fakat dolmakalem bulamadım. Onun yerine tükenmez kalem almıştım. Bir de ayakkabı ve gömlek…       

Bütün bunları anlatmamın sebebi Adıyaman'da yaşıyor olmamız ve Adıyaman'ın bir ırgat şehri olması. Mevsimi geldi çattı ve yine yüzlerce aile çeşitli şehirlere ırgat olarak yollara düşecektir bu şehirden. Asrın felaketinden dolayı yaralarını halen saramamış olan;
Talihsiz şehir...
Sahipsiz şehir...
Kimsesiz şehir...

Irgatlık(Rumca'dan alıntı) mevsimlik tarım işçisi demektir. Maalesef ki Adıyaman'ın kaderi, Adıyamanlı'nın da alın yazısı olmuştur yıllardan beri. Çok zor çalışma şartları ve karşılığında yeterli olmayan bir ücret. Yollarda onlarca kaza ve yüzlerce ölen hemşehrimize şahit olduk yıllardan beri. Bu manzara belki de tekrar edecektir.
Umarım olmaz...
Umarım bu sahipsiz şehre, sahip çıkması gerekenler bir an önce sahip çıkar…
Ve yine umarım ki talih yüzüne güler bu kadim şehrin…

Yaşar Kemal, ırgatı tarif ederken 'Çukurova’nın sıcağında alnının teri ve tırnağının kanı' der. 

Şair Cahit Irgat ise, 'Irgatın Türküsü’  başlıklı şiirinde çaresizlik ve öfkeyi aynı anda aktarır:
El tarlasında kırıldı beden
Mezar bu fabrika, bu urba kefen
Ben ben değilim artık ben
Soyulmuşum.
Boşa işlemiş zaman
Bankalar kurulmuş sırtımdan
Dik dünyayı tırman tırman
Koşulmuşum.

Kelamın neticesinde;
Bu dünya ne garip bir dünya değil mi? 
Kimisi ağa kimisi maraba 
Kimisi bey kimisi fukara

Selam ve muhabbetle…
M.BİLGİN/13.06.2025

PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
BURÇ YORUMLARI
  • KOÇ
    Koç Burcu
  • BOĞA
    Boğa Burcu
  • İKİZLER
    İkizler Burcu
  • YENGEÇ
    Yengeç Burcu
  • ASLAN
    Aslan Burcu
  • BAŞAK
    Başak Burcu
  • TERAZİ
    Terazi Burcu
  • AKREP
    Akrep Burcu
  • YAY
    Yay Burcu
  • OĞLAK
    Oğlak Burcu
  • KOVA
    Kova Burcu
  • BALIK
    Balık Burcu
ANKET OYLAMA TÜMÜ
Adıyaman Belediyesi'nin Çalışmalarından Memnun musunuz?
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA