Toplumları yükselten adalet, onları çökerten zulümdür. Adalet yalnızca hukuki bir kavram değil, aynı zamanda felsefi ve ahlaki bir kavramdır; bu bakımdan doğumdan ölüme herkesi ilgilendirir.
Adalet dilimize Arapçadan geçmiş ve "adl" kökünden türemiştir. Bu kök, itidal kelimesine de kaynaklık eder. İtidal, ölçülülüktür ve adil olanla aynı anlam kaynağından türemiştir. Zulüm ise hem adaletsizliği hem de karanlığı ifade eder. Bu bağlamda adalet aydınlıkla, zulüm karanlıkla ilişkilendirilmiştir.
İnsan adil olana doğal bir yönelim gösterir ve içten bir sevgi duyar. Zulüm ise insanda tiksinti ve nefret uyandırır. Adalet ve zulmün bu ilişkisi, bu anlamda aynı zamanda insanın duygusal boyutunu da içermesi bakımından önemlidir.
Adalet duygusu, ahlaki kararlarımızda bir iç pusulamız olan vicdanın sesidir. Vicdanı diri her insan güçlü bir adalet duygusuna sahiptir. Adalet duygusu, bize adaletin sadece bilişsel yetilerimizi değil, aynı zamanda duygusal yetilerimizi de kapsadığını göstermesi bakımından önem taşır.
Söze adalet ile başlamamızın bir sebebi var. Bugün toplumumuz için adalet hızla bir özlem haline gelmiştir. Gelir dağılımındaki adil olmayan tablo bunu iyi bir şekilde yansıtıyor. Geçen haftalarda TÜİK tarafından yayınlanan bir raporda, nüfusun en fakir %20'lik kısmının toplam gelirin %6'sını aldığı, en zengin %20'lik kısmının ise toplam gelirin %48'ini elde ettiği ortaya kondu.
Bu tablo, dünyada bizi geliri en adil olmayan biçimde dağıtan, gelir dağılımı bakımından en adaletsiz ülkeler arasına yerleştirdi. "Birinin yiyip diğerinin baktığı" ancak kıyametin sabrederek kopmadığı bir toplumda yaşıyoruz.
Bir kısım insanın parayı harcayacak yer bulamazken, bir kesimin açlık ve hayatta kalma mücadelesi verdiği, dengeli beslenme sorunlarının ortaya çıktığı bir düzenin içindeyiz.
Devletin vergi yolu ile topladığı kaynakların adil dağıtılmaması ve bu dağılım sonucunda kaçınılmaz olarak sosyal sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.
Varlıklı kesim, yokluk içindeki kesime ise bol bol sabrı ve şükrü tavsiye ediyor. Oysa adaletsizliğe ne sabır ne de şükretmek, insan olmanın erdemine yakışan bir şey değildir.
Gerçeklerin değil, umutların pazarlandığı bu sistemin içinde basın da yok olmanın eşiğinde görünüyor. Basın kuruluşları tarafsızlıklarını yitirmiş, iktidar veya muhalefet partilerinin basın yayın organı gibi görünüyorlar.
Sürekli değişen gündem, insanın zihinsel odaklanmasını perişan eden dijital cihazlar, ambalajlanmış TV şovları, acıyı unutturmaya, gerçek sorunun yani gelir dağılımındaki adaletsizliğin insan ruhuna verdiği acıyı dindirmenin ağrı kesici haplarına benziyor. Hap etkisini yitirdiğinde ruhun isyanı tekrar tekrar insanın vicdanına sunuluyor.
Oysa üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları, dünyanın en zengin doğa ve iklim şartlarına sahip. Böylesine zengin toprakların üzerinde yaşayıp gıda enflasyonundan bahsetmek, ilk bakışta akla makul gelmeyen bir şey. Çünkü bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi doyurmaya ve zenginleştirmeye yetecek potansiyel taşıyor.
Demek ki bize her şeyden çok akıl lazım.
Demek ki bize her şeyden çok bilim lazım.
Demek ki bize her şeyden çok akıl ve bilimle elde ettiğimiz zenginliği adil bir şekilde paylaşmak lazım.
MK