Genel Cerrahi Uzmanı Araştırmacı Yazar Dr. Ömer Uluçay, kaleme almakta olduğu "Kan Davası" içerikli çalışmasında, yayınlamış olduğum "Fırat’ın İki Yakası" isimli romanımdan kesitler ve özel bilgiler sunarak, geniş yer vermiştir. İşte Araştırmacı Yazar Dr. Ömer Uluçay’ın kitabına aldığı bilgiler:
Kan davası- örnek:2 Fırat’ın İki Yakası (Roman, Fahrettin Çelik)
Mezopotamya-Fırat ve Dicle Nehirleri
Fırat Nehri'nin iki yakası bereket bolluk, Merkezi ve uygarlık kaynağıdır. Dicle Nehri ile arasında kalan Topraklar yani Mezopotamya insanlık tarihinin beşiğidir. Dinler, inançlar ve savaşlar kendilerini tanrı ilan eden krallar ve bu krallara başkaldıran insanlar, sonra kendisini tanrının hizmetkârı ve gölgesi görenler ve bunu reddedip "hakikat insandadır, insan aklındadır" diyenler bu bölgededir. İnsanlara teslimiyeti bırakıp Hakk’a, adalete teslim olmak için savaşanlar, ölenler, bu topraklardadır. İnsanlığın zenginliği ve eserleri olan avizeler bu topraklardadır.
Görülüyor ki güzelliklerin yanında acı ıstırap âlem ve ölüm en çok yine bu topraklardadır. Zenginlik başa beladır, Güzellik başa beladır. Bilgi de başa beladır. Bunları korumak için akıl ve idrak ister, cesaret ister, fedakârlık ister, birlik ister. Birlik olmuş gruplar merkezi yönetimleri devirip yerine oturmuşlar ve hükümran olmuşlar.
Bu topraklarda hile, hurda, ihanet eksik olmamıştır. Zaman zaman bazı yörelerde yanlışın hükmü geçerli olmuş ve fakat arif insanlar eliyle tekrar doğru olana varılmış ve hükümran olmuştur. Dinler, inançlar, fikirler ve uygulama bir gelenek oluşturmakta (örf) ve buna göre insanlar toplumsal düzenin yasalarına vakıf olarak yaşamaktadırlar. Okuma yazmanın çok az olduğu bu dönemlerde mermer heykel bedenlerine yazılmış kanunlar (Hammurabi), az okunmakla birlikte, sözünü kültürde bilinir, riayet edilir ve uygulanır olmuştur. Öldüren veya teknik sebeplerle ölüme sebep olan ustalar ölümle cezalandırılmıştır. Bu gelenek daha sonra Tevrat’a geçmiş “ dişe diş” denilmiştir. Binlerce yıl sonra İslamiyet içinde adı “ kısas” olmuş ve beraberinde “diyet”i getirmiştir. Bu kurallar yüzyıllarca geçerli ve toplumun manevi değerlerini belirler olmuştur.
İnsanlar Fırat'ın suyunu içmiş, yıkanmıştır. Bu su ile gıdasını yetiştirmiş ve beslenip ömrünü tamamlamıştır. Dünyaya veda ederken yine Fırat'ın suyu ile yıkanıp kara toprağın kucağına yatmıştır. Ama herkes için bu böyle olmamıştır. İnsan eliyle bazı insanların yaşama süresi kısıtlanmıştır, yani katledilip öldürülmüştür ve bunlar su ile değil kanlı gömlekle kara toprağın bağrına girmiştir.
Öldürülen kişinin üstündeki kanlı giysiler, mezarı gibi kutsanmış, itina görmüş ve öcü almak için zaman zaman bir hain şeklinde ağıt törenleri yapılmıştır. Bununla gelenekler canlı tutulmuş ve özellikle yetişen genç erkek çocuklarının kan davası ile büyümeleri sağlamıştır. Yetişen gençler hasmını öldürmeyi bir görev bilmiş ve bunun için kendisini hazırlamış, aileden teşvik ve destek görmüştür. Öç duygusuyla cinayet işleyenler, “Tolhildan” yapanlar takdir edilmiş ve cezaevlerinde özel saygı görmüşlerdir. Her ölüm bir yenisini davet etmiştir. Bu fasit daireyi bir yerde kırmak ve barışı temin etmek zaruridir. Ateş külde saklıdır denir. Bazen cinayetten sonra anlaşma olduğu ve akrabalık temin için evlilikler yapıldığı halde, bazı insanların kini bitmemiş, ciğer ateşi sönmemiştir. Kardeşinin, babasının öcünü, kendi torunundan almıştır. Kan davası; zaten bir garabettir. Daha çok aile içi anlaşmazlıklar ve özellikle kadınların ağız dalaşları ve dedikodularından sonra görülen dargınlıklara, kırgınlıklara, çatışmaya, çarpışmaya ve derken öldürmeye, nihayet kan davasına varmaktadır.
Kan davası, bir bakıma ölüm demektir, kimi seçeceği tahmin edilmekle beraber zamanı ve yeri belirsizdir. Bu tehdit her zaman için geçerlidir. Gece gündüz ve göç faydasızdır, “ Arar ve bulur” görevini ifa eder, artık ölüm mukadder.
Kan davası bir sosyal sorundur, sosyal olayların çözüm yöntemleri geçerli ve etkili olmalıdır. Davayı çözmek şart olduğu gibi önlemek de zaruridir. Bu bir bakıma geleneğin değişimi dönüşümü demektir. Kişilerin onur ve şereflerinin itibarlarının korunması gereklidir. Kan davasının çözme ve önleme yöntemleri toplumun gelişme düzeyine, varlık ve eğitim durumuna bağlıdır. Aracı olanlar, barışı sağlayanlar, devamlı takipte ve tetikte olmalıdır. Yakın zamanda sivil ve resmi kuruluş önderlerinin işbirliği ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Karadeniz'de ve İç Anadolu'da bu yönde önemli bir noktaya gelinmiştir ama yeterli değildir. Halkın eğitim durumu, geçimi, inançlar, kültür ve gelenekler, kan davasının çözümünde bazen engel unsurlara dönüşmektedir. Saygın insanların bunu bilerek davranmaları barışı kolaylaştıracak ve sürekli kılacaktır. Bireysel direnç noktalarını izale etmek şarttır.
Bu genel girişten sonra, Kan davasını konu edinen “Fırat'ın iki yakası” isimli romanı kısaca özetleyip örneklemek yararlı olacaktır.
Türkiye'de ve özellikle bazı bölgelerinde yaşayan halkımız maalesef kan davalarını yaşamakta, tanımakta, faili veya mağduru olmakta, cezaevinde, hastanede yatmakta ve göç edip sürgün olarak farklı uzak diyarlara gitmektedir. Ucunda ölümün olduğu kan davası, hepimizin hafızasında iz bırakmış, unutamadığımız örnekler olmuştur. Eğitim görmüş, geleneklerin yanlışını fark edip bu çemberi kırabilmiş insanlar, soruna çözüm için anılarını, gözlemlerini, etkinliklerini ve sonuçlarını yazmakta, anlatmaktadırlar.
“Fırat'ın İki Yakası”
“Fırat'ın İki Yakası” isimli romanın yazarı Fahrettin Çelik (1968 Samsat doğumlu) yüksek eğitim görmüş, devlet memuriyetinde bulunmuş, basın yayın dalında eserler vermiştir. Televizyon programları ile halka seslenmekte, insanları birlikte yaşamaya, barışı teşvik etmekte, yakıcı bir sorun olan kan davasına farkındalık yaratmak bakımından, kendisinin tanığı ve belki biraz da mağduru olduğu bir töre cinayetini ve öç alma olayını ayrıntılı olarak anlatmaktadır.
Fırat'ın İki Yakası’nda, yazarın dili sade ve akıcı, anlatımı sıcak, ilgi çekicidir. Yer yer Türk ve Kürt atasözlerini kullanmakta, konuyu bütün nedenleri, seyri ve sonuçları ile açıklamaktadır. Kan davası hakkında anımsatma ve teorik bilgilerden ziyade sosyal gerçeği dile getirmekte, eğitimsizliğe ve fakirliğe işsizliğe işaret etmekte, Devlet güvencesinin yetersiz kaldığına özellikle işaret etmektedir. Romanlarda ayrıntılı karakter tahlili ve mekân tasviri yapılmamıştır.
Aile içi tartışmalarda kadınların çekişme ve dedikodularının önemine ve felaketlere sebep olduğuna dikkat çekmektedir. Nitekim anlatılan töre cinayetlerinde kadınların birbirleriyle çekişmeleri ve erkeklerin onuruna dokunarak öç almaya zorlamalarına işaret etmektedir. Bu kan davası töre cinayetlerinin sonlandırılması için, asayiş, halkın ve tarafların vicdanına rahatlık veren bir adalet, eğitim, iş ve ekonomik durumun düzeltilmesi gerektiğini dile getirmektedir.
Romanının kahramanları: Roman akrabalar arası kan davası, töre cinayetini anlatmaktadır. Aynı toplumun üyeleridir; kültür değerleri, yaşama tarzları aynıdır. Geniş bir ailenin kolları şöyledir:
Bir aile, Fırat'ın Bozova / Urfa tarafındaki Arap Kantara’sında oturmaktadır. Baba vefat etmiş, anneyle oğulları Yusuf ve Hacı birlikte yaşamaktadırlar.
Bir aile Urfa'da oturmakta, oğlu Hasan ile çocukları Osman ve Hamit birlikte yaşamaktadırlar. Ailenin kızı Hazal evlidir, kocası vefat etmiştir, Mameti büyük erkek çocuktur ve Aydın felçlidir. Ayrıca üç kızı vardır. Hazal, Hasan'a komşudur.
Bir ailenin iki genç çocukları Kemal ve Mahmut Adana'da çalışmaktadır. Hacı, bir süre Adana'da bunlarla arkadaşlık eder.
Romanda mekân: Bozova / Arap Kantara, Hayik ve Samsat / Adıyaman köyleri, Samsat İlçe merkezi, Urfa ve Adana.
Olayın kurgusu: Hacı, genç askerlik çağına gelmiş okumayı seven, yaşama bağlı bir insandır. İşsizdir ve askerlik yakındır. Askere gider, sayılı günler çabuk geçer, aradan mektuplar gelir ve sonuçta terhis olup Arap Kantara'ya döner. Bu arada annesi vefat etmiştir. Doğruca onun mezarını ziyarete gider ve abisi Yusuf onu alıp eve döner. Yusuf Samsat’ta gece bekçisi olmuştur, iki evlidir, küçük bir bahçe içinde iki geçe evi vardır. Yetişkin kız babasından önce evden dışarı çıkmak da etrafı kolaçan etmekte, gelen şüphelileri izleyerek babasına haber vermektedir. Devamlı kontrol ve tehdit altında bir yaşam çekilmez olmuştur, ama başka çare yok.
Hacı iş aramaktadır. Urfa'daki amcasının evine gider, yengesi Zelal onu hoş karşılar ve komşusu 4 çocuklu dul kadın Hazal ile tanıştırır, onunla evlenmesini önerir. Hacı bekâr ve Hazal dul, 4 çocuk sahibidir. Hazal, aynı zamanda ağız dalaşını, dedikoduyu sevmekte ve abisi Hasan'ın karısıyla sık sık bozuşmakta, kavga etmektedir. Hasan'ın oğlu Hamit olaya karışmakta ve halasını arada dövmektedir.
Hacı, Hazal ile evlenir üç kız çocuğu olur, Urfa'da üniformalı mahalle bekçisidir artık. Gece mahalleyi beklemekte, gözlemekte, arada düdükle arkadaşları ile haberleşmektedir. Artık gece gündüz yer değiştirmiş; Hacı gece çalışmakta gündüz evde yatmaktadır.
Hacı görevde bulunduğu bir sırada, Hazal ile yengesinin ağız dalaşından etkilenen ve sinirlenen oğlu Hamit, Hacı’nın evine gelip halasını ve çocukları dövmüştür. Hazal, Hacı gelince ona sitem etmeye başlar; Hamit'in gelip kendisini ve çocukları dövdüğünü, kendisinin erkek olmadığını, kendilerini koruyamadığını söyleyip Hacı’yı tahrik eder. Bu öfke ile Hacı Hamit'e durumu sormak üzere Hasan'ın evine gider. Hasan sabahleyin uyanmış el yüz temizliği yapmakta iken Hacı İçeri girer ve oğlu Hamit'i sorar. Hamit uzaktan cevap verir "ben buradayım ne istiyorsun" diye çıkışır. Birkaç sert konuşmadan sonra durum gerginleşir. Hamit, cebinden bıçağı çeker ve Hacı’nın yüzüne sallar, boş geçer. Hasan'nın sözlerini işitmezler artık. Hamit var gücüyle saldırır neredeyse boğazından Hacı’yı yaralayacaktı ki o hızla yere düşer ve geri ve kalkar. Ölüm tehlikesini gören Hacı, belindeki silahı çeker ve ateşler. Hamit'in yerine babası Hasan yaralanmıştır. Hacı polis karakoluna gider, tabancasını teslim eder ve olayı anlatır. Olay yerine polisler gelir, Hasan kan kaybından ölmüştür.
Hacı’nın üniforması çıkarılır, sivil giydirilir, tabancası alınır, Bodrum'daki nezarethaneye konulur. İfadeler alındıktan ve mahkemeden sonra cezaevine konur. Cezaevi koğuşunda mahkûmlar Hacı’nın durumunu öğrenir, hayıflanır ve üzülürler. Herkesin mektubu ve ziyaretçisi gelir, Hacı’nın gözü sürekli yoldadır.
Hazal, Hacı’dan olma iki kızını alır ve cezaevinde Hacı’yı ziyarete gider. Abisinin katili olmakla beraber Hacı’yı sahiplenir ve cezaevinde onun ihtiyaçlarını karşılar. Hacı, hafifletici sebepler nedeniyle öldürme olayından 9,5 yıl hüküm giyer. Aradan henüz 3-4 yıl geçmişken Türkiye'de 1974 genel affıyla cezaevinden çıkar.
Hasan'ın çocukları Osman, Hamit ve teyze çocukları Önder Yusuf'u öldürmek kasıyla birkaç defa evine baskın yapar ama sonuç alamazlar. Bunun üzerine Hacı’yı öldürmeye karar verirler. Hacı cezaevinden çıkınca önce Samsat’ı abisinin yanına, daha sonra da Adana'daki amca çocuklarının yanına yerleşir. Adana'da işçi pazarına çıkar hamallık, tarla sulama gibi vasıfsız işlerde çalışarak geçinmeye uğraşır.
Hasan'ın çocukları Osman ve Hamit, babasının öcünü alamadıkları için mahalle halkınca tahrik edilir, onurları kırılır. Öç almak Hacı’yı öldürmek artık görev olmuştur onlar için. Üçüncü kardeşleri askerden dönmüş üç kardeş birlikte Adana'da Hacı’nın peşindedir. Birkaç defa işçi pazarına gelirler ve Hacı’yı sorarlar.
Hacı’nın evde huzuru kalmamıştır. Hazal, ikide bir onu tahrik etmekte, hırpalamakta ve abisinin katili olduğunu söylemektedir, Oğlu Memati, Hacı’ya diklenmekte ve evden kaçıp Urfa'da dayı çocuklarına gitmektedir. Hacı’yı öldürme planlarına ortak olur, dönünce durumu anasına açar.
Hacı, bir gün işe gitmek üzere azık çantasını hazırlar silahını en alta ve üzerine de ekmek, bir yumurta, birkaç tane de domates biber koyar, çantasını alır ve işçi pazarına gider. Hasan'ın çocukları Hacı’yı beklemektedirler, Fırsatını bulunca ateş ederler. Hacı düşerken çantasını yoklar ama tabancası yoktur.
Anlaşılıyor ki karısı Hazal ve onun oğlu Memati dayılarıyla birlik olmuş, Hacı’dan habersiz çantasından onun tabancasını çıkarmışlar ve silahsız olarak işçi pazarlarına gönderip öcünü almışlardır.
Kötü haber tez ulaşır. Postacı, Yusuf'a Hacı’nın öldüğünü haber verir. Yusuf, hayıflanır, Hacı’nın kendisini dinlemediğine yanar ama her şeye rağmen kardeşinin cenazesini almaya Adana'ya gider. Gerekli işlemlerden sonra cenazeyi Adana'da defneder. Aslında kurallara göre memleketine götürmesi gerekirdi. Fakat Yusuf kan davası gütmek istemedi ve cenazeyi Adana'da gömlekle bu işin burada bitirdiğini ilan etmiş olur.
Fahrettin Çelik'in yazmış olduğu Fırat'ın İki Yakası isimli roman bu şekilde sona ermektedir. Bu anlatımla öneri sunmaktan ziyade bir fotoğraf çekimi durum tespiti yapmış olmaktadır.
Celil Kocataş
Sofradaki Truva Atı: Beyaz Ekmek ve Genetiği Değiştirilmiş Geleceğimiz
Mehmet BİLGİN
SİNCİK'TE TERS LALE FESTİVALİ NEDEN YAPILMAZ?
Hanifi Çavuş
ZURNA İSYANDIR...
Mehmet AKGÜN
Emekli Geçinemiyor
Fahrettin ÇELİK
ADIYAMAN ÖZEL İDARE BÜYÜKŞEHİR GİBİ ÇALIŞIYOR
Murat KAVAK
ESKİDEN...
Necati ATAR
BU ŞEHİR VE BU ŞEHRİN YENİ STADI ÜZERİNE ANLIK BİR DENEME