Hikâye kitabım FADİME ile ilgili bugüne kadar çok sayıda olumlu-olumsuz eleştiri aldım. Bir çoğunu da sosyal medya hesaplarımda paylaştım. Son geleni ise ayrı bir yere koyuyorum. Gerçekten de değerli okuyucumuz kitabı öyle tahlil etmiş ki bu benim için fevkalâde bir memnuniyet kaynağı olmuştur. Kendisine çok teşekkür ediyor ve affına sığınarak yapmış olduğu bu kıymetli değerlendirmeleri sizinle paylaşmak istiyorum:
“İlk defa bir esnafın masasında gördüm. Fırından dönerken selam vermek için girdiğim dükkanda. Sıcaklığı parmaklarımdan yukarı doğru kolumu saran, buram buram kokusu ile memlekette olduğumu hissettiren ekmek ile dükkana girdim. Selamlaşma faslından sonra gözüm masadaki kitaba takıldı. Kapaktaki resim dikkatimi çekti. Biraz daha yaklaştım. Resimde eliyle ağzını kapatan, başında kofi, (yöresel başörtüsü) ellerinde ve yüzünde yılların biriktirdiği derin çizgiler. Biraz daha yakından bakınca gözlerindeki hüzünlü bakışın etkisine girmemek mümkün değil. Bu resim, küçükken gördüğüm bizim buradaki kadınların aynısıydı.
Kitabın adı FADİME. Parantez içinde halk arasındaki ismi ile FAT RINDE. Ve yazarı da bizden biriydi. Artık ne ekmeğin kokusunu ne de sıcaklığını hissediyordum. Kitabın büyüsü beni sarmalamış ve etkisi altına almıştı.
Bu kitabı alıp bir an önce okumalıydım. Yıllarca Tolstoy’un St. Petersburg’unda, Viktor Hugo’nun Paris’inde, Yaşar Kemal’in Toros’larında, Sait Faik’in kıyılarda geçen hikayelerini okudum. Artık kendi yöremizde, içinde kendi insanımızın olduğu canlı-kanlı hikayelerimizi okuyacaktım. Bizim yaşamımız da kitaplara konu oluyormuş, aşklarımız da yazılmaya değermiş meğerse. Tarifi zor bir mutluluk ve gurur.
Eve vardığımda babam balkonda oturuyordu. Elimdeki kitabı görünce sordu o nedir diye. Fat Rınde’nin hikayesi deyince, babam bakışlarını uzağa çevirdi, derin bir ah çekti ve şöyle dedi:
‘‘Çok güzel bir kadınmış. O kadar güzelmiş ki nazar değmiş. Yüz üstü ateşe düşmüş ve yüzü…..’’ diye kısa bir özet geçti.
Babamın bu anlatımından sonra daha da meraklandım ve kitabı okumaya başladım.
Kitap bir hikâye kitabı ve yaşanmış çeşitli hikâyelerden oluşmaktadır.
Birinci hikâye kitaba adını veren Fadime isimli hikâyedir. Güzelliği dillere destan olan Fadime’nin talihsiz bir kaza sonucu yüzünün yanması ile değişen hayatı anlatılıyor. İçind aşk,sevgi,özlem,yoksulluk ve acılarla dolu olan bir hayat hikayesi. Bütün acılara rağmen dimdik ayakta duran bu Anadolu kadınının yaşam öyküsünü okurken, yazarımızın üslubu ve özellikle betimlemeleri sizleri kendi çocukluğunuza götürecek. Ben öyküyü okurken sanki dedemin evinin içinde dolaşıyormuşum gibi hissettim.
İkinci hikâyede ise, yerel ismi ile GAMIR dediğimiz yerin isminin hikayesini görmekteyiz. Bu da sıra dışı bir öykü olarak karşımıza çıkıyor.
Üçüncü hikâye, 1956 yılı yarpuzlu sel felaketini konu edinmiş. Küçükken babaannemden duyardım bu olayın ismini. Bir şey anlatırken selden önce ya da selden sonra diye tarihlendirirdi. Bu öyküde Hz. Musa’nın hayat hikayesinden bir kesit yaşanıyor adeta. Çok detay vermek istemiyorum; ama okuyunca şahit olacaksınız ki mucizeler her dönem yaşanıyor…
Dördüncü hikâye, benim de bu yaşıma kadar her gün mezarlarının yanından geçtiğim; ama hikayelerini bu denli etraflıca bilmediğim çığ altında kalan üç Mehmet’in hikâyesi anlatılıyor. Okudukça o günlerde neler yaşandığını, çocukluğumda neredeyse her gün gördüğüm ailelerinin bu güne kadar neler hissettiklerini bir nebze de olsa anlamaya çalıştım.
Beşinci hikâye, bu toprakların Ferhat’ını Mecnun’unu ve Mem-û Zîn’ini göreceksiniz. Belki dağları delmemiş ya da çöllerde dolaşmamış veya zindanda hayatını kaybetmemiş ama yıllarca aşkını gönlünde taşımış bir çerçinin sıcak hikayesi.
Altıncı ve son hikâyede av tutkusu uğruna, kayalardan düşüp bacağını kaybeden Mehmet’i göreceksiniz. Bu dramatik olaya rağmen tutkusundan hâlâ vazgeçmeyen hayvan sever ve doğa aşığı bir kardeşinizi okuyacaksınız. Tutku ile yapılan her iş güzeldir…
Ve burada daha bahsetmediğim diğer hikayeler. Onları da siz okuyuculara bırakıyorum.
Kitabı okumaya başladığım günden itibaren evimizde, mahallemizde ve dahi oturduğum her yerde konu bu kitaptı. Meğerse belli bir yaşın üzerinde olan herkes bu öykülerden haberdarmış. Eskisi gibi akşam oturmaları, köy odası sohbetleri olmadığı için, benim gibi 40 yaş ve altı olan kardeşlerim bu hikâyelerden habersizmiş. Memlekette kaldığım bir hafta boyunca güncel ülke konularından ve mahalle dedikodularından uzak bir şekilde kitap üzerine edebi ve kültürel sohbetler yaptık. İletişim araçlarının değişmesi ile artık eski sohbet-muhabbet ortamları yok. İstesek de geri getiremeyiz. Getirmek beyhude bir uğraşı olur zaten. Bunun yerini görsel ve yazılı medya almış durumda. Bu kaynakları doğru kullandığımız takdirde eskiyi çok da yad etmeye gerek kalmayacaktır.
Tam da bu noktada kültür aktarıcılığı yapan Sayın Mehmet Bilgin Beyefendiye çok teşekkür ediyorum. Utulmaya yüz tutmuş öyküleri yazıya dökerek ölümsüzleştirdiği ve deneyimleri ile hayatımıza ışık tutmaya devam edecek olan büyüklerimizi tanıttığı için sonsuz teşekkürler.
Günümüzün Homeros’larına selam olsun….”
Selam ve muhabbetle…
Mehmet BİLGİN
11.09.2026
